fbpx

İğde Ağacındaki Sarı Şemsiye

1400
0
İğde Ağacındaki Sarı Şemsiye

Meryem okul yolunda yürümeyi severdi. Bir de şu çanta böyle ağır olmasa… Defterleri, kitapları, beslenmesi derken yükü arttıkça artıyordu. Üstelik bugün fazladan bir eşya daha çantasına girdi: Şemsiye.

Kendi kendine söylenmeye başladı:

“Tamam, erken kalkmayı sevmiyor olabilirim. Bundan fazla şikayetçi olmuyorum. Tamam, derslerden bazen çok sıkılıyorum. Olabilir. Bunu da dert etmiyorum. Ama bu çantaya dayanamıyorum. Çünkü yol uzun. Ne olurdu evimiz okula biraz daha yakın olsaydı. Yürüdükçe o kadar ağırlaşıyor ki… Bazen diyorum acaba benim boyum bu çanta yüzünden mi büyümüyor. Bugün bir de şemsiye çıktı başıma. Anneme koymayalım dedim. ‘Kızım yağmur yağabilir.’ dedi. Gönülsüzce ‘Tamam!’ dedim.”

Ara sıra annemle zıtlaşıyoruz, birbirimize cevap yetiştiriyoruz. İçten içe ikimiz de birbirimizi üzmekten korkuyoruz aslında. O yüzden çoğu zaman, o bir şey söyleyince ben, “Tamam anne.” diyorum; ben bir şey söyleyince o, “Tamam kızım.” diyor. Çünkü birbirimize küsersek, evin içinde öylece sessiz oturursak tadımız tuzumuz kalmıyor.

O, bizim peşimizde bir telaş içinde koşarak, “Kızım tokanı takmayı unutma.”, “Oğlum karnını iyice doyur.” demediği zaman evimiz sanki ağaçsız, çiçeksiz bir bahçeye dönüyor. Aslında annem bize kolay kolay küsmez. Küsünce de çabuk barışır. O zaman evimizde yeniden çiçekler açar.

Meryem, bunları düşünerek hem okula doğru yürüyor hem de bahçesi ağaçlı evlere bakıyordu. Bazı ağaçların dalları duvarları aşıp yola sarkmıştı. Pembe, beyaz, sarı, çeşit çeşit, renk renk çiçek açmış meyve ağaçları… Şimdi dallar çiçeklenmiş ama geçen sene Meryem, dallarda meyveleri görmüştü. Yeşil elma, kırmızı elma, siyah erik, ak kiraz ve kırmızı kiraz, bir de güzel kokulu iğde…

İçinden şöyle geçti:

“Ağaçlar ve meyveler, insanlara benziyorlar. Kimi sarışın kimi esmer. Neredeyse diyeceğim ki bazıları parfüm kullanıyorlar. Hele bu iğde ağacının çiçeği yok mu… Her gün onun altından geçerken biraz daha yavaş yürüyorum. Kokusunu içime çekebilmek için. Bir ağaç olsaydım mutlaka iğde olurdum. Abim de kesin sulu erik ağacı olurdu. Babam onun şakalarına sulu şaka der. Mahallede tadına bakmayan kalmamıştır.”

Meryem iğde ağacının kokusunu içine çekerken bir ses duydu. Aslında bir değil birkaç ses… Arada bir kesiliyor sonra yeniden başlıyordu. Daha önce hiç böylesini duymamıştı. İncecik ve zayıf… Öğretmeni müzik dersinde anlatmıştı. Bu tür seslere tiz deniyormuş. Evet bu ses tizdi ama rahatsız edici değildi. Merakla sesin geldiği yeri bulmaya çalıştı. İğdenin yeşil yapraklarından ve sarı çiçeklerden başka bir şey görünmüyordu ki!

Ayak parmaklarının ucunda yükselerek boyunu biraz uzatmaya çalıştı ama yine de göremedi. Duvar çok yüksek olduğu için çıkmaya da cesaret edemedi. Okula geç kalacağını düşünerek içindeki merakı susturamadan tekrar yola koyuldu.

Yine kendi kendine konuşmaya başladı:

“Hava açık hatta sıcak bile. Güneş benimle her gittiğim yere geliyor. Sanki en iyi arkadaşım Elif değil de güneş. Bazen onun beni takip ettiğini düşünüyorum… Annem de böyle bir günde çantama şemsiye koydu. Al sana yeni arkadaş. Şemsiye. Cevabı şemsiye olan bir bilmece vardı. Keşke aklıma gelseydi. Elife sorardım. Neydi neydi…”

Derken kendi kendine konuşa konuşa okula vardı Meryem. Çantasını sıraya koydu. Elif’le selamlaştı. Sabah ilk derslerde şamatacı arkadaşlar biraz uykulu olur. Bu sebeple her zamanki gürültü, ilk derste pek duyulmaz. İlk teneffüsle beraber herkesin uykusu açılmaya başlar; arkadaşlar arasında sohbet, konuşmalar, oyunlar derken bazen o kadar patırtı çıkar ki… Tabii öğretmenin kaşları da çatılır. Onun küsmesi de hiç güzel olmaz. Çünkü derslerde sınıfı çekip çeviren öğretmendir. O suratını asıp susunca derste konuşmanın hiç tadı kalmaz, böyle zamanlarda herkesin keyfi birden kaçar. Bütün çocuklar suçluluk hisseder. Çünkü öğretmenin bu hâle gelmesinde az ya da çok hepsinin payı vardır. Neyse ki öğretmenin küslüğü de çok uzun sürmez, bir şekilde barış imzalanır. Yoksa çekilir şey değil bu sessizlik…

Bugün nedense sınıf pek fazla gürültü yapmadı. Sıkıcı olmayan dersler vardı belki de ondandır. Meryem’in en sevdiği ders resim… Ne güzel şey! Al eline kalemi ve boyaları; çizilecek çok şey var! Göç edenler kuşlar, bir uzay aracı, bir tavuk kümesi, dev bir salıncak… Ama bugün öğretmen ağaç çizmelerini istedi.

Meryem’in aklına sabahki iğde ağacı geldi. Duvar yüzünden ağacın gövdesini tam görememişti ama olsun yine de onu çizecekti. Sarı çiçekleri ve ince yapraklarını özenle çizdi iki ders boyunca… Derslerin hepsine bir bir girip çıkmışlar ve öğle arası gelmişti. Meryem vaktin nasıl geçtiğini anlamadı. Ev uzak ve zaman az olduğu için yemeğini okulda yerdi. Öğretmenlerden bazıları okulda kalan çocuklara göz kulak olurdu.

Meryem ve Elif, hava güzel olduğunda beslenme çantalarını bahçeye götürürlerdi. Çünkü çimlere oturup yemek daha keyiflidir. Bugün de öyle yaptılar. Meryem’in annesi börek, Elif’in annesi de köfte yapmış. Kantinden birer şeftali suyu aldılar. İğdenin suyu olsaydı Meryem kesin onu alırdı. O kadar nefis kokan bir ağacın meyvesinin suyu ne tatlı olurdu ama…

Çoğu zaman neşeyle sohbet eden iki arkadaş, bugün biraz dalgındı. Çimlere oturup beslenme çantalarını açtılar. Her zaman yaptıkları gibi yiyeceklerinden bir kısmını değiş tokuş ettiler. Meryem bir dilim börek verdi Elif’e. O da Meryem’e iki-üç tane köfte.

Meryem, arkadaşının iri ve siyah göz bebeklerine bakarak:

“Elif, biliyor musun bugün iğde ağacına bakarken değişik sesler duydum. Ama ne olduğunu anlayamadım. İncecik zayıf sesler… Birbiri ardına geliyor. Biraz kesiliyor sonra yine geliyor. Görmeye çalıştım ama göremedim.” dedi.

Elif’in yüzünde merak vardı. Ne sesiydi acaba? Bu tariften yola çıkarak tahmin etmek zordu.

Ben hiç öyle bir ses duymadım Meryem. Bir böcektir belki? Böcek deyince Meryem biraz tedirgin oldu. Bazı böceklerin zehirli olabileceğini daha önce bir belgeselden öğrenmişti.

“Yok yok. Böcek değildir Elif. Hiç böcekten öyle ses gelir mi?” diye yanıtladı arkadaşını. Bir süre o sesin nereden gelmiş olabileceğini düşünüp konuştular. Fakat bir sonuca ulaşamayıp en sonunda şöyle bir anlaşma yaptılar:

“Sen akşam dönerken dikkatlice bakıp ne olduğunu anlamaya çalış. En son çare abine söyleriz. Hafta sonu da üçümüz beraber oraya gideriz. O çıkıp bakar. Bize anlatır.

Tamam Elif. Bakalım abim bize yardım edecek mi. Mâlum o ben ne dersem tersini yapar! Hadi içeri girelim. Ders vakti yaklaşıyor. Baksana hem güneş de seni görünce benimle arkadaşlık etmekten vazgeçti. Normalde hiç bırakmaz peşimi. Şimdi bulutların arkasına saklanıyor. Üşümeyelim.”

Bu son sözü söylerken Meryem gülümsüyordu. Elif de öyle… Öğleden sonra iki ders daha vardı. Göz açıp kapatıncaya kadar geçti. Meryem, okuldan çıkarken, sabahleyin çok hoşlanmadığı yeni arkadaşına, yani şemsiyeye sarılmak zorunda kaldı. Bulutlar önce bir öfke ile kaşlarını çatmış sonra da ağlamaya başlamıştı. Evet yağmur yağıyordu. Annesi haklı çıktı. Büyük ihtimalle hava durumu tahminlerine bakmıştı. Şiddetli bir yağış sayılmazdı. Sessiz sedasız, ince ince dökülüyordu taneler…

Meryem, hızlı hızlı yürüyordu. Şemsiyesini de açmıştı. Aklında iğde ağacından gelen sesler vardı. O hızlandıkça sanki yağmur da hızlanıyordu. Ağaca beş altı adım kala öyle güçlü bir rüzgar esti ki şemsiye, Meryem’in ellerinden kurtulup havaya doğru yükseldi ve iğde ağacının üzerine takılıp kaldı. Ne yapacağını şaşırmıştı.

Yağmur da hızlandı. Çabucak koşup bir balkonun altına sığındı. Etraftaki herkes koşturuyor. Bir yere saklanıyordu. Meryem bir süre ağaçta takılı kalan sarı şemsiyesine baktı. Sonra kendi kendine:

“Eee ben ne yapacağım şimdi. Eve kadar şemsiyesiz yürüsem ıslanırım. Burada beklesem annem merak eder.” Bunları düşündüğü sırada sokağın diğer ucundan babasının geldiğini gördü. Yüzü çiçeklendi. Gülümsüyordu. Babası bugün işten erken çıkmış ve yağmurun yağdığını görünce Meryem’i almaya gelmişti. Hem onunki baba şemsiyesiydi. Büyük ve siyah.

Altında ikisi için de yer vardı. Babası Meryem’e sarıldı. Yağmurla ıslanmış yanağından öptü. Fakat Meryem’in bir anda suratı asıldı. Biraz durgunlaştı Babası onunla konuşmaya çalışıyordu: “Ne oldu kızım? Neden üzgünsün. Bak ben geldim. Eve gideceğiz beraber.”

Meryem hiç seslenmedi. Yalnız parmağıyla iğde ağacını işaret etti. Şemsiyesi orada olduğu için üzgündü. Babası elbette durumu anladı: “Sen hiç merak etme alırım ben onu. Ama şimdi çok yağmur yağıyor. Eve gidelim. Yağmur durduktan sonra tekrar geliriz. Ben ağaca çıkar onu sana getiririm.” dedi. Meryem’in üzüntüsü biraz geçer gibi oldu. Ama yine de durgundu.

Şemsiyenin altında babasına sokularak eve doğru yürüdü. İçeri girdikten sonra da yağmur durana kadar pencereden ayrılmadı. Bir saat kadar sonra çatık kaşlı bulutlar dağılmaya başladı. Güneş yeniden kendini gösterdi. Meryem babasına koştu: “Baba hadi gidelim. Yağmur durdu. Güneş açtı.” Çıktılar beraber. İğde ağacının yanına geldiler. Babası önce bahçenin sahibinden izin istedi. Sonra şemsiyeyi almak için ağacın hemen yanındaki duvara çıktı.

Meryem heyecanla onu izliyordu aşağıdan: “Dikkatli ol baba! Duvar çok yüksek.” Evet duvar Meryem’in boyuna göre çok yüksek sayılırdı. Babası, ağacın üst dallarından birine takılmış olan şemsiyeye elini uzattı. Tam alacaktı ki vazgeçti. Elini geri çekti. Bir süre şemsiyenin altına baktı. Yüzünde bir gülümsemeyle indi aşağıya. Kızının saçlarından ve yanağından öptü.

Meryem şaşkındı: “Baba ne oldu? Niye almadın şemsiyemi? Neden öptün beni?” dedi. Babası Meryem’i omzuna aldı ve duvarın üstüne çıkardı. Onu sarı şemsiyeye yaklaştırdı. Altına doğru eğilip baktılar. Meryem heyecanlandı. Gülümsedi. Şemsiyeye hiç dokunmadılar.

Ertesi gün Meryem, Elif’e olanları şöyle anlattı:

“Bir görseydin Elif. Çok değişikti. Azıcık tüyleri vardı. Böyle, küçük küçük dört tane yavru serçe. Ağızlarını yukarı doğru açıp kapatıyorlardı. O incecik ses de bu yavru serçelerden geliyormuş. Benim şemsiyem onları yağmurdan korumuş. Sonra da güneşten… Ama kuş yuvası hoş bir şekilde aydınlıktı. Yavru serçelerin yeni açılmış gözleri hiç acımıyordu. Onları koruyan dal kırıldığı için şemsiyeyi almamaya karar verdik.”

O günün akşamı resim defterini tekrar açtı. Çizdiği iğde ağacının dalına bir de kuş yuvası yaptı. Tabii üzerine bir de sarı şemsiye çizmeyi ihmal etmedi…

Hikayelik’teki diğer tüm çocuk hikayelerini keşfetmek için aşağıdaki menümüzden istediğiniz hikayeye gidebilir ya da bu bağlantıdan tüm hikayelerimize ulaşabilirsiniz. Her güne yeni bir hikaye almak için bültenimize abone olmayı ve duyuruları kaçırmamak için sosyal medyadan bizi takip etmeyi unutmayın!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir